ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU
Sessizlik. Karanlık. Bilinmezlik.

Bu öyle bir an ki, içindeki tüm enerjiyi yoğunlaştırarak kulakları sağır edecek bir güçle patlıyor ve yıldız tozu olarak etrafa saçılıyor. Yerçekimsiz bir boşlukta, sıcaklığın bile tanım dışı kaldığı o yerde, patlamanın ardından kavrulan milyonlarca toz zerresi, sönmeye ve alevini dindirmeye çalışıyor. Öyle yakıcı ki, soğuması milyarlarca yıl sürüyor.
Birinde ya da bilinmez bin birinde, sessizce soğuyan bir suyun içinde, henüz kimsenin göremediği bir hücre hareket ediyor. Şahidi yok, ama bilgisi kesin ve kadim. Bu ilk hareket, sanki kendi hiçliğinin baskısından doğan bir patlama gibi büyüyor. Su onu besliyor, o da sudan besleniyor. Ne yüce bir deniz! Hücreler, içindeki sıvılar ve bir iletişim halinde büyüyen evren. Bölünüyor, çoğalıyor, ürüyor. Kendine benzeyenden koparak kendisi oluyor. Atasına benziyor ama aynısı değil; ondan geliyor ama ona ait değil. O, suya ait. Su hareket ettikçe hücre büyüyor ya da hücre büyüdükçe su dalgalanıyor. Dünya ile kurduğumuz ilk bağ burada başlıyor: bedende.

Kızıl Çöl (1964) filminde bir sahnede çocuk annesine sorar: “Anne, bir artı bir kaç eder?” Annesi “iki” der. Çocuk mikroskobun camına iki damla su damlatır. Damlalar birleşir; artık iki değil, birdir. Anne yanılmıştır. “Genomlarımız, doğadaki her kaynaktan gelen, her türlü beklenmedik duruma karşı dosyalanmış talimat kataloglarıdır.”[1].Su, bu bilginin en ilksel yuvasıdır. Rahimdeki ilk varlık hâli, bir hücrenin içinde titreşen yaşam, ilksel okyanuslarda başlayan evrimsel hareket ya da kozmik bir enerjiyle kurulan ortak kökendir. 1+1=1, aidiyetin yalnızca bir kökene dair olmasını sorgulamaz, şeyler arasındaki etkileşim, birleşim oluştuğu fikrine yaklaştırır bizi. Hareket; doğumun, enerjinin, moleküller ve hücreler arasındaki karşılaşmaların göstergesidir. Aidiyetin sorgulanması yalnızca aydınlık sularında değil, karanlık sularında da, beden algısında da yankı bulur. Gece Yüzen, karanlıkta, suyun ve benliğin derinliğinde aidiyet arayan bedeni tasvir eder. Zaten ilksel sular da karanlık değil miydi? Tıpkı rahimdeki gibi. Hayat suyu da karanlık. Bu yüzden gece suya girmek, gündüzden daha doğaldır.
[1] Thomas Lewis. Hücrenin Yaşamları: Bir Biyoloji Gözlemcisinin Notları, çev.N. Şakar. (İstanbul: Sub Yayınları, 1974), 2. bs.

Algoritmalarla şekillenen, yapay zekâ etkileşiminde üretilen imgeler Yavru Hücreler’i doğuruyor. Uzuvlar, bedenler, organik ama tanımsız formlar; günümüz teknolojilerinin sansürlediği hâliyle bile bir hücreyi, bir kromozomu ya da bir organizmayı anımsatıyor. Yeni nesil cihazların beden okumasını müstehcen bulması sebebiyle bulanıklaşırken dahi bir kromozoma, en küçük “can”a referansla çalışabiliyor.
O “can” bir su damlası veya hücre tasviri bazen annenin sırtında beliren ve kuşaktan kuşağa aktarılan ve hep aynı yerde beliren bir ben olabilir. Bir delik, Chimera. Dipsiz bir karanlık nokta. İçine düşsek, tüm genetik kodlara işlenmiş bilgilerin evrenine süzülebiliriz. Çoğalan anne, yalnızca bedenindeki bir izi değil, kadim bilgileri de miras bırakıyor. O “ben”, benliğin hafızasını taşıyor. Mitokondrilerilerin aktarımı, kız çocuğunun bedeninde yeniden anlam kazanacak, yorumlanacaktır. Ne olağanüstü bir bilgi. Küçük bir nokta bedensel anlamlarla dolu bir bağ. Görünmez bir göbek bağı.

Veyahut göbek bağının ta kendisi. Anne. “Ev hem bedendir hem de ruhtur. İnsan varlığının ilk dünyasıdır.”[1] Bu eve önce annenin ev sahipliğinde ikamet olunur. Anne yalnızca biyolojik değil tarihi, mitolojik, semiyotik olarak da bedene ilk yuvadır. Bitkiyi büyüten toprak gibi, göbeğinden göklere can yükseltir. İlk var olunan yer onun içidir; ilk besin, onun sütüdür. Onun bedeni, ilk aidiyet duygusunun mekânıdır. Güvendir. O kabukta, dış etkilerden en az etkilenen hâlde yaşanır. Koruyucu kabuk da zamanla açılır. Onun içinde beden anne ile birlikte, dışında ise yalnız deneyimlenir.
Tekil bir özne olmaktan çok, ilişkiler bütünü olan bu mabed —beden— yalnızca aidiyetin taşıyıcısı değil, aynı zamanda onun yeniden tanımlandığı bir yüzey olarak var olur. Bedenin sınırları, sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal ve kültüreldir. Aidiyet duygusu, kimi zaman bireyin kendi beden algısından çıkıp başka bedenlerle, nesnelerle, kimliklerle, ilişkilerle ya da coğrafyalarla kurulan bağlarda vuku bulur.
Yerinden edilmiş her birey, bedenini kimliğinin, kültürünün ve hafızasının mekânı hâline getirir. Çünkü artık tek evi odur; ya da bir nesneye, bir harekete, bir ana atfedilen başka bir şey olur o ev. Sürekli yer değiştirdiği için Göçebe; bedenini sırtında taşıyan bir kaplumbağayı andırır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde aidiyet üçüncü sıradadır ve ona erişememek, bir sonraki aşamaya —özsaygı ve başkalarının saygısını kazanma ihtiyacına— geçişi sekteye uğratır. Bu eksiklik, bireyin dünyayla kurduğu tüm ilişkilere sızar. Bir ressam için, kendi yerini bulamamış, taşınıp duran, açılmayan ama hep orada olan bir bavul tasviri olabilir.
[1]Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, çev. A. Tümertekin (İstanbul: İthaki Yayınları, 2018), 5. bs.

Başka biri için ise, geleneksel tekniklerle üretilmiş bir yorgandır bu. Gelenekselliği onu insana verdiği fiziki sıcaklıktan daha da sıcak hissettirir. Verdiği konfor, koruma ve güven hisleri Savaş Mirası II: Akrep’te son bulur. Yorganın üzerindeki akrep figürü, koruyucu bir objeyi bir tehdit unsuruna dönüştürür. Uyku gibi dokunulmaz bir eylem, bu imge ile bölünür. Akrep, huzurun içine sızar ve sorar: “Gerçekten güvende miyiz?” Konfor sandığımız şeyler ne kadar bizimdir? Ne kadar bizdendir? Bu sorular yalnızca bir yatağa, bir eşyaya, bir mekâna değil, ait hissettiğimiz dile, kültüre ve topluluğa da yöneliktir.
Kimliğimizin kökenini bir çiçeğin hikâyesinde de arayabiliriz. Kimi zaman bedenimizin ötesinde, geldiğimiz yerin florasında, doğasına özgü bir çiçeğin formunda yeniden var oluruz. Onunhikâyesi bir anda bizim olabilir. Ulusal bayramlarda yapılan gösterilerde beden, politik bir araç olarak sahne alır. Disiplinli, askeri koreografilerle bezeli bu hareket dizileri, iktidarın arzularına tercüman olur. Gösteri; itaatin, düzenin ve sadâkatin temsiline dönüşür. Bu tanıdık görseller üzerine ve beden hareketlerinin ritmine formu dolayısıyla uyum sağlayan bir Taklak çiçeğidir. Başka diyarlarda yaşamanın zorluğunu, bedensel milliyetçilikten kaçıp hangi tür bedensel ayrımcılığa gireceğinin bilinmezliğinde dolanır, dönüp durur veya taklalar atar. Peki ya; bu yeni diyarlara uyum sağlamak için Kaç takla daha atmamız lazım?dır.


Dilşad Aladağ, Kinetik etimoloji haritası – Kaç takla atmamız gerekiyor?, 2025, fotoğraf baskı üzerine kurutulmuş erguvan kolajları, çeşitli ölçülerde
Uzaktan gelen bir ninni bedeni yatıştırır. Sertlikten uzak, kapsayıcı ve yumuşaktır. Aidiyet hissine, annenin kucağına yaklaştırır. Her coğrafyada ayrı tınıyan ama herkeste ortak duygular uyandıran bu folklorik ezgiler, kişiyi —ne kadar uzak olursa olsun— evine, çocukluğuna ya da kültürel köklerine geri taşır. Trans-lation, farklı kültürlerin mitolojilerini, tınılarını, estetiklerini ve dillerini harmanlayarak melez bir yapı oluşturur. Bu aidiyetin durağan değil, dinamik olduğunu gösterir. Daimi bir uyumlanma çabası ve sonra bir yenisi. Bu yalnızca mekânsal bir arayışa değil neyi duyduğuna, neyi hatırladığına ve neyin içinde yumuşayıp sakinleştiğina de işaret eder. Adeta kayıp bir uygarlığa ait yeni bir kültür ve millet oluşur. Bu yeni beden formu tanımlarından sıyrılmış, cinsiyetsiz, fantastik ve androjen varlıklar hâlini alır. Bedenin zihindeki yerleşik tanımını aşar; aidiyetsiz formların özerkliğini duyurur.
Aidiyet duygusunun bedensel tezahürünü anlamak yalnızca somut değil zihinsel katmanlarla da şekillenir. Ev, şehir, kültür, dil, inanç ya da ait olunan sosyal gruplarla kurulan bağlar; bedenin hareketinden solunum ritmine, stres seviyesinden postürüne kadar pek çok şeyi dönüştürür. Peki, gerçekten aidiyet hissettiğinde beden nasıl bir hâl alır?

Nisan, 2025
- Sanatçılar: Dilşad Aladağ, Zeynep Beler, Serra Bilgincan, Mustafa Boğa, Dilan Bozer, Yekateryna Grygorenko, Fırat İtmeç, Alix Marie
- Sergi kredisi: Sanatçıların ve Martch Art Project’in izniyle, Uyumlanan Beden, Martch Art Project, İstanbul, 2025
- Daha fazla bilgi için; https://martch.art/exhibitions/